Cevdet Güvendi

Mecnun, Padişahın eşlerinden Leyla’ya âşık olmuş. Leyla da çirkin mi çirkinmiş. Zamanla bu aşk hikâyesi padişahın kulağına kadar gitmiş. Bir gün padişah her ikisini de karşısına alıp, Mecnun’a “seni mecnun/deli eden kadın bu mu?” diye sormuş. Mecnun “Padişahım, sen ona kendi gözünle bakıyorsun, bir de benim gözümle baksan” demiş. Babamın en çok kullandığı sayı 1341. Evde her nereye Mehmet Güvendi yazılmışsa arkasından mutlaka bu rakamlar yazılmıştır. En son kullandığı cep telefonunun şifresi de buydu. Bu sayı Rumi takvime göre babamın doğum tarihidir. Miladi karşılığı 1925. Gerçek doğum tarihinin 1920 olduğunu söylerdi. Yıl 1917-18; Dedem, Akif ve Tahsildar üçü Harşıt Çayından geçmeye çalışırlar (Şadı köprüsü Ruslar karşıya geçemesin diye yıktırılmış). Diğer ikisi Dede’me “Hoca önce sen geç nasıl olsa çocuğun yok, su alırsa önce seni alsın” derler. Dedem, akşam eve gelince o gün olanları eşi Çakır (Güller) Nine’me anlatır. Ninem “Hoca durma seni hemen evlendirelim. Oğlumuz olunca kadını kovarız” der. Çakır ninem; Dedemle Esma Nine’mi (Esma ninem dulmuş) bu gerekçe ile evlendirir. Nihayet babam doğar. İki yaşına varıp sütten kesileceği ve Esma ninem kovulacağı sırada, Ninem’in Gülhanım Bibim’e (Halam) hamile olduğu anlaşılır. Gülhanım Bibim’le sohbetimizde; “Anam (Çakır) ben doğduktan üç yaşıma gelene kadar yüzüme bakmamış. Anam, Esma’nın (Öz annelerine Esma diyorlarmış) Emine’ye (Bibim) hamile olduğunu anlayınca artık Esma’nın kalıcı olduğunu anlamış ve beni sırtına sarıp yaylaya götürmüş. Bana çok iyi bakmış. Kıpkırmızı yanaklı bir kız olmuş çıkmışım” dedi. Babam ilkokulu Çatalkaya/Gümüşhane ilkokulunda okumuş. Öğretmeni Dedem. O tarihte ilkokul üçe kadarmış. İlkokul bitince dedem de emekli olmuş ve baba-oğul köye dönmüşler. Dedem, Babam’a “Memurlukla zengin olunamaz, kendi işini kur, zengin ol” demiş. Sürü alıp ağalık yapmaya başlamışlar. Babamı bu arada Doğankent’te usta yanına verip bakırcılık, kalaycılık ve demircilik eğitimi aldırmışlar. Babamın yaptığı mutfak malzemelerini hâlâ kullanıyoruz. Eli her şeye yatkındı. Tabanca, tüfek ve radyo onarımı da yapardı. Demircilik, bakırcılığın yanında marangozluk da hobileri arasındaydı. Rahmetli Mahmut oğlu Mustafa Dayı “İlk kemençemi baban yaptı biliyor musun?”demişti. Bu ustalıklarından hiçbir kazanç elde etmemiştir. Köyün yarım doktoruydu. Askerde sıhhiye onbaşısıymış, yarım doktorluğu oradan geliyor. Başı, dişi ağrıyan, çocuğu yanan bize gelirdi. Mahalle mahalle dolaşıp hastalara iğne yapardı. Bazıları da günlerce bizde kalıp sabah akşam iğne yaptırırdı. Babam dini eğitimini de babasından almış. Atamalı cami imamı olmadığı zamanlarda Cuma ve ramazan aylarında teravih namazlarını babam kıldırırdı. Pek gaydalanamazdı ama eski ve yeni yazıyı akıcı okur, cemaati sıkmazdı. Köyde kızını veren, oğlunu evlendiren, gelip babama danışırdı. Fanatikler hariç, köylü hangi siyasi partiyi destekleneceğine de yine babama danışarak karar verirdi. Kendi muhtarlığından sonra kim muhtar olmuşsa hepsinin kendisine danışılarak seçildiğini ya da azledildiğini söylerdi. Köyü temsil ettiğini iddia eden sitelere bakıldığında “yönetenler” arasında babamı göremezsiniz. İncelenirse köyü için mermi yiyen tek muhtar babamdır. 15 yaşında kendisinden 10 yaş büyük Hacı kızı Fadime ile evlendirilmiş (1934). İlk çocuğu İhsan ağabeyim. Doğumundan kısa bir süre sonra ölmüş. Aralarındaki yaş farkı on altı. Bu olaya çok üzülmüşler. Fikriye, Güller ve Durmuş ağabeyim peş, peşe doğunca eskiye sünger çekilmiş. Babam ikinci evliliğini annemle yapmış (1941). Aslında birinci evliliğinde mutluymuş. Gülhanım Ablam’la bir sohbetinde bir inat uğruna evlendiğini ifade etmiş. Annem Kavgacıgilden. Babasının adı Mehmet (İmam Mehmet) annesinin adı Kadın (Kadın gelin)’dır. On kız kardeşler. Dayımız olmamış. Anneme artık oğlumuz olsun anlamında “Yeter” ismini vermişler o “Hatun” ismini tercih etmiş. Annem güzelmiş. Bazen babama kime benzediğini sorardım? Babam “Mevcut teyzenlere benzemezdi. Beyaz tenliydi. Kısmen Gülhanım ablana benzerdi” derdi. Annem bazen kızınca “Bir çocuğumu kendime benzetemedim” diye babama serzenişte bulunurmuş. Annemden; Emine, Mustafa, Gülhanım, Halil (Küçük yaşta ölmüş), Esma ablam ve ben dünyaya gelmişim. Babam vasiyetinde; ölünce iki oğlunun (İhsan ve Halil) mezarlarının açılmasını (Mezarları yan yanaydı), kendi mezarının onların mezarlarıyla birleştirilmişini istemişti. Mezar kazıcılar yeri tam bilmediklerinden bu dileği kısmen karşılanabildi. Babam askerliğini Jandarma olarak 36 ay yapmış (1943-46). Hiç izine gelmemiş. Askerliğinin acemilik bölümünü Kayseri, ustalık bölümünü Hozat (Tunceli)‘ta Bölük yazıcısı ve sıhhiye onbaşısı olarak tamamlamış. Babam da askerlik anılarını herkes gibi bana uzun uzun anlatırdı. Özellikle de askerliğinin büyük bölümünün geçtiği Tunceli bölgesini. Ben anlattığı her yeri görevlerim esnasında görüp, görüştüğümüzde kendisine anlatırdım. Askerliği sırasında oturdukları binalar hâlâ duruyor ve kullanılıyor. Yaptığı işlere başkası ne der, nasıl değerlendirir diye bakmazdı. Dedemin sağlığında, sabah kahvaltısında “Baba ben şöyle bir şey yapmak istiyorum sen ne diyorsun?” diye sorardı. Aldığı cevap “Bende düşüneyim” olurdu. Ertesi sabah babam konuyu hatırlatınca olumsuz yönlerini söylemekle beraber oğlunun planlarını desteklerdi. İncelendiğinde köyde ilkler hep bizim ailede başlamıştır. Örnek, Köye ilk fındığı diken dedemdir. Köylü “Hoca tarlasını orman yapıyor” diye dalga geçmiş. Dedem ilk hâsılatı satıp, parayı alınca herkes tarlasını orman yapmış. Köyde ilk okuyan kız çocuğu da Esma Ablam’dır. Kimseyi zorlamadan kendileri örnek olmak suretiyle, köylüyü aydınlatmışlar. Bu özellik bizde aile geleneği gibidir. Yurt içinde ve yurt dışında her türlü ortamda bulundum. Karşılaştıklarımı daha önce yaşamışım gibi hissettim. Hiç zorlanmadım. Bu özgüveni bana ailem vermiş. Babam 1954 yılında muhtar seçilmiş. 1956 yılında Derindere Mahallesi’nde, bir yer davasına aracılık yaparken; taraflardan Raşit Eniştem pusu kurup, hem Babam’ı hem de Fadime Teyzem’in eşi Mustafa Eniştem’i vurmuş. Babamın durumu daha ağır olmasına rağmen bakımsızlıktan Mustafa Eniştem ölmüş. Dedem bazen “Bizim Mehmet’e muhtarlıktan bir Pazar’a gidip gelme hastalığı, bir de kalçasındaki kurşun kaldı” derdi. Hacca gidip gelme münasebetiyle eniştemle babam barıştı. Onlar barıştıktan sonra bizde eniştemle görüşmeye başladık. Babam 1958 yılında ikinci kez muhtar seçilmiş. Annem ölünce (1961) muhtarlıktan istifa etmiş. Üç ay mührü birinci aza Bektaşoğlu Recep Günçaldı taşımış. Köylü itiraz edince Kaymakamlık Mührü alıp yeni seçim dönemine kadar köyün İlkokul öğretmenine (Öğretmen Çetin KÜÇÜK) vermiş. Annem 1961 yılında ölmüş. Bana göre babamın hayatında en büyük dönüm noktası bu olmuş. O zamana kadar evde inisiyatif sahibi birisi varmış yani annem varmış. Bu ani ölüm aileyi bocalatmış. Bu bocalama, hepsi göçüp gidene kadar bizim evde devam etti. Babamla arkadaşlığımız da bu tarihten itibaren başladı. Bu tarihe kadar rahmetli Fadime anamın yanında yatıyordum. Bu tarihten ortaokula gidene kadar babamın yanında yattım. Günümüz dedemin ezan sesi ile başlıyordu. Babam hemen fırlayıp kalkıyordu. Babam imam, dedem müezzin sabah namazı kılınıyordu. Bazen babamla kalkıp onları seyrediyor, bazen de uyumaya devam ediyordum. Kahvaltı hazır olunca, eğer uyuyorsam dedem odasının kapısını açıp beni çağırırdı. Üçümüz beraber kahvaltı yapardık. Bu kahvaltıda güzel sohbetler olurdu. Babamla ben genelde dinleyici olurduk. Dedem dış oda diye tabir ettiğimiz odada kalırdı. Yatsı namazından sonra dedem yatardı. Babamla ben sobasını, çaydanlığını hazırlayıp odasından ayrılırdık. Daha sonra bu hazırlıkları hep ben yaptım. Dedem sabah 03:00’da kalkıp namaza kadar ibadet eder, kahvaltıdan sonra iki saat uyurdu. Çobanlık dönemime kadar bütün günüm babamla beraber geçerdi. Körük (Atölye)’te babamın yardımcısıydım. Arıcılık yapardık. Oğul veren arının peşinden saatlerce koşar, onun arıları ağaçtan alışını aşağıdan seyrederdim. Bana “Ben iş yaparken hiç kıpırdama” derdi. Bir gün ne oldu bilmiyorum. Arılar beni kovalamaya başladı. Ben ilerde arılar peşimde babam da elindekileri bırakmış oda arıların peşinde; yetişen arı beni ısırıyor, ben bağırıyorum, babam da yetiştiği arıya vuruyor ve eve yukarı geliyoruz. Neyse arılar peşimi bıraktı babam da beni dedeme teslim etti, işine döndü. Bazen babamla Derindere’ye doğru yola çıkardık. Vardığımız yer Terzi Mehmet. (Babamın ablasının oğlu. Babası onu ayrı eve ayırırken dikiş makinesini vermemiş, o da gelip dayısına ağlamış. Babam da ona makine alıp hediye etmiş. O da dayısına diktiklerinden para almıyordu.) Terzi benim hem ölçümü alır hem de bana türlü sorular sorardı. Daha biz orada iken kumaşı keserdi. Dikileni, ya başkası ile gönderir, ya da almak için bir sefer daha yapardık. Bu gidiş ve dönüşlerimiz hep neşe içinde geçerdi. Babam birden arkamdan kaybolurdu, ben aranırken ön tarafta bir yerde önüme çıkardı. Bu klasik numaraları daha sonraları yemezdim, ama onu mutlu etmek için yemiş gibi yapardım. Düğünlere de beraber giderdik. Mantar tabancam ve mermilerim her zaman düğünden önce hazır olurdu, yedek mermiler babamda. Babamı karşılayıp bir sandalyeye oturturlardı. Bazen horana davet ederlerdi. Sandalyesinde ben otururdum. Başkaları gibi hareketli horan oynayamazdı ama son zamanlarına kadar ne zaman bir kemençe sesi duysa gevşer, onun ritmiyle ayaklarını oynatırdı. Kemençecinin kemençesi ya da davulcunun davulu mutlaka benim kontrolümden geçerdi. Babam da nasıl tutup nasıl çalacağımı bana anlatmaya çalışırdı. Yalnız kaldığımız zamanlar bana türkü öğretmeye çalışırdı. Bunlardan biriside “Fosforlu Cevriye”. Akşam eve gelince öğrendiğim türküleri kızlara söylerdim. Kızlar (Ablamlar) ya hayretten ya da söyleyişimden dolayı kahkaha atarlardı (Babamın sesi türkü söylemeye uygun değildi). Babam üçüncü evliliğini 1965 yılında Goruyanalı Ali kızı Pamuk’la yaptı. Filmlerdeki ya da çevredeki analıklarla mukayese ettiğimizde, analık olayı yaşamadık. Bunda babamın etkisinin yanında Pamuk’un da ince düşüncesinin payı büyüktür. Köyde Goruyana Sülalesi olarak tanınan kesim Pamuk sayesinde bize kendi sülalemizden daha çok sahip çıktı. İlki 1976 olmak üzere; önce kendi daha sonrada babasının yerine olmak üzere iki defa hacca gitti. Bu ziyaretler, sakalı hariç, kendisine doğallığından hiçbir şey kaybettirmedi. Hacı lakabını kendisi de çocukları da kullanmadı. Babasının vefatından sonra bacıları (Halamlar) ile mirasını paylaştı ve onlarla helâlleşti. Halamlar da Ağabeylerine hep saygılı olup onu her konuda desteklediler. Kendisi de ölmeden önce mirasını biz çocukları arasında paylaştırdı, bunda da kızlar halamlarda olduğu gibi bizi her konuda desteklediler. Babam 1996 yılında lösemi hastalığına yakalandı. Çok okur araştırırdı. Yakalandığı hastalığı da öyle incelemiş. Son gittiği aylık kontrolde ultrasyonu çeken doktor; “Tıbbi olarak karaciğerin, böbreğin ve dalağın bitmiş” demiş ve babamın sırtına vurarak “Amca turp gibisin” demiş. Bu olayı Salı gün yaşamış. Akşam bana telefonla anlattı. Çarşamba grip oldu, kötüleşti. Perşembe hastaneye yatırıldı. Cumartesini Pazara bağlayan gece, yani 18 Aralık 2000 yılında vefat etti. Türk Halk Müziği Sanatçımız Fatih KISAPARMAK’ın “Bu adam benim babam” adlı parçasını hep babama ithaf etmişimdir. Orada geçen her sözün babamı da tanımladığına inanmışımdır. Tanrı rahmet etsin. 28.12.2009 benim gözümle babam;
Cevdet Güvendi'nin biyografisi için tıklayınız.
Bugün: 9
Toplam: 1250 kez okundu
