Dünden Yarına Değişenler

İlkokula hangi yıl başladığımı tam olarak hatırlamıyorum. Okula ilk gün nasıl gittim, kiminle gittim, bunlar aklıma gelmiyor. Okulun bahçesini, binasını, sınıflara açılan büyük anakapıyı tam olarak gözümde canlandırabiliyorum. Ana kapıdan koridora girince, Atatürk'ün çok büyük bir resmi vardı. Buradan adına sınıf denilen büyük bir yere girdim. İçerde çok sayıda ağaç sıra, üzeri kum dolu uzun bir masa, duvarda siyah büyük tahta, tahtanın üzerinde siyah beyaz Atatürk resmi vardı. Bunların hepsi çok büyüktü ya da bana öyle geliyordu. En çok dikkatimi çeken tavandaki harfler ve ok işaretleri olmuştu.Sonradan bunların yön işaretleri olduğunu öğrendim.Duvardaki tarih şeridi de gözümün önünden gitmiyor.Bunları net hatırlayabiliyorum.
Boyum kısa olduğundan ancak, ayakta durarak ön tarafı görebiliyordum. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar; büyük ve uzun olan sınıfta eğitim görüyorduk. Çizgili ve küçük boy bir defterim vardı. Tahtaya yazılanları deftere yazmaya çalışıyordum, ama bu hevesim kısa sürdü…..
Bir gün öğretmen yanıma geldi. Sol elimi kullanmamamı ve sağ elimle yazmamı istedi. Ben güçsüz bir çocuktum ve sağ elim sol elime göre daha zayıftı. Dolayısı ile sırada oturup dururdum. Öğretmen arada bir yanımdan geçip, bana bakarak hala bir şey yazmamışsın diye başıma tokadı indirirdi. Başım uyuşur, ağlamaktan etrafa bakamaz ve sınıftaki diğer çocuklardan utanırdım. Mendilim yoktu. Gözyaşlarımı ve burnumdan akan sümükleri koluma silerdim. Artık okula gitmek bana zulüm gibi gelirdi ve gitmeyi hiç istemezdim. Evde kızılağaçtan yapılmış yemek sofrasının üstünde idare lambası diye tabir edilen teneke gaz lambasının ışığında öğretmenin ikazına rağmen ödevimi sol elim kullanarak yapardım. Evdekilerin zoruyla okula giderdim. Bu hep böyle devam etti. Çoğu zaman Evliya yanından okula gitmez, eve geri dönerdim. Okulda fişleri kum masasına sağ elimin işaret parmağı ile yazabilirdim. Fasulye kullanarak da yazabilirdim. Evimize bitişik mısır koyduğumuz bir çıkma vardı. Çıkmanın iç kısmındaki tahtaya odun kömürüyle kuzu yazmıştım. Çıkma yıkılana kadar bu kelimeyi orda görünce üzerini elimle okşar, çok sever ve gururlanırdım. Okulda asla sol elimi kullanarak yazı yazamadım. Sınıfta kaldım mı, sınıfı geçtim mi bilmiyorum. Ama bana okumayı babam öğretti. Bunu iyi hatırlıyorum. Sonraki yıl öğretmen değişti. Okulu bu yeni gelen öğretmenimle sevdim. Sınıfa gülerek giriyordu. Ama o da yanıma gelince, bana vuracak diye irkilirdim.
Okulumuz Harşit vadisinin kenarına yapılmıştı. Adı Çatalağaç (Şadı) ilkokulu idi. Sadece bizim köylüler değil, Kaynaş, Doymuş ve Üçtaş köylerinden, göğçebel mahallesinden, öğrenciler aynı okulda okurduk İniş aşağı koşarak, tahminen kırk eli dakikada okula ulaşırdık. Ancak iki saate yakın bir zamanda eve dönerdik. Karadenizin coğrafi özelliği gereği dik yamaçlardan kolay iniliyor zor çıkılıyordu.
Koyunyününden yapılmış püsküllü bir çantam vardı. İçine defterimi, kitabımı ve o gün sac üzerinde pişmiş mısır ekmeği ve yanında biraz çökelikten oluşan azığımı koyardım. Anam bazen de bir baş kuru soğan koyardı. Öğlen olunca değirmen deresinin kenarında bulunan taşların üzerine oturup, azığı yerdik. Ya çocukluk, ya da imkânsızlık; yemek yemek için oturduğumuz yerin güzelliği ve rahatlığı çantamızdan çıkardığımız yiyeceklerin tadı ve kokusuyla birleştiğinde ortaya tarifi imkânsız bir güzellik tablosu çıkardı. Ve kardeşimle nasılda büyük bir iştahla yerdik mısır ekmeğini, çökeliği. Çantamızdaki o sade azık bizim mesut olmamız için yeter de artardı bile. Yarını iple çekerdik. Hiç unutmuyorum anam, dayımlardan 35lik bir şişe almıştı. Şişenin içine ayran koyar ağzını da mısır güdünesi ile kapatırdı. Öğle tatilinde mısır ekmeğinin yanında bir yudum ben bir yudum kardeşim içer karnımızı doyururduk. Bir gün okula koşup inerken, temür hozanında düştüm ve şişe kırıldı. Ayran çantanın içindekileri ıslattı. O gün öğle yemeğinde kıllara karışmış ıslak mısır ekmeğini yavan yedik. Sonraki yıllarda, süt tozundan büyük kara kulplu kazanlarda süt kaynatıp içenlere verirlerdi. Midem bulanırdı ve içemezdim. Odunumuzu sabahtan okula gelirken getirirdik. Yüzlerce talebeyi iki öğretmen okuturdu. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı sonrası okula gelir, 23 Nisan Bayramından sonra tatile çıkardık.
Şimdilerde bir komşum var. Sabahları 300 metre uzaklıktaki okula çocuklarını arabası ile götürüyor. Öğrenci taşıma servisler okul bahçelerinde birbirleriyle yarışıyor. Öğrenciler taşımalı sistemle daha iyi imkânlarda okuyorlar. Çocukların sırtlarında ortopedik çantalar var. Kimi anne ve babalar çocuklarının ellerini tutmuş okula getiriyorlar. Sınıflar sıcak ve temiz. Öğretmenler güler yüzlü ve sevecen. Öğrencilerin beslenme saatleri var.
Ağabeyim sınıf öğretmeni iken okuluna gittim. Teneffüste öğrencilerin kimi sırtına çıkmış kimi etrafına toplanmıştı. Ağabeyime aralarından zor ulaştım. Şaşırdım. Çocuklara çok imrendim. Eşim sınıf öğretmeni. Öğrencileri onu okulun bahçesinde karşılayıp kucaklıyorlar, sınıfa hevesle giriyorlar. Bu sevgiden uzak okudum. Ülkemin çocukları çok şanslı. Nerden nereye. Dünden yarına çok güzel şeyler değişti. Eminim ki, ben de önceki öğrencilerden daha şanslıydım.
Sevgilerimle.
Bugün: 2
Toplam: 3355 kez okundu!
