Mustafa Duran


dilenci


Kilis’in otuz yıldır yaşadığı en soğuk günlerinden biri. Kaldırımda yürümek cambazlık gerektiriyor. İnsanların telaş ve dikkati birbirine karışmış vaziyette. Soğuğun etkisiyle ve mesaiye yetişme endişesiyle tehlikeli olmasına rağmen hızlı yürüyorum. Önündeki insanları geçen tek kişiyim galiba. Çünkü insanlar tedirgin ve müteyakkız. Günün yorgunluğu ve yaşantıların etkisiyle cadde boyu gördüğüm her şey bir şeyleri çağrıştırıyor.

Ayşecik Çay Bahçesinin önündeki dilenci “Allah rızası için bir sadaka!” diye yalvarıyor. Kirli yüzünün tek dikkat çeken aksesuarı pırıl pırıl gözleri. Yedi sekiz yaşlarında olmalı. Bir yığın elbisenin içinde titreyen benimle alay eder gibi yazlık tişörtüne burnunu siliyor. Ayağımdaki botları buzun üzerinde çıkardığı kütürtüye misilleme olarak terliklerin şakırtısı duyuluyor. Kof, sahte bir şıkırtı. Sesi terlik mi çıkarıyor yoksa soğuktan donarak kemikleşen ayakları mı anlayamıyorum.

En ucuzundan Pazar döküntüsü pantolonu ve kirli saçlarının isyanını bastırmaya çalışan sokakta bulunmuş intibaı veren tokaları vücudunun diğer aksesuarları. Vücut da vücut olsa. Deri ve kemiğin arasında varsa etin kırıntısı, hoş dışardan kemikler görünüyor. Ama zayıflığa rağmen parlayan o pırıl pırıl gözler. Ve insanın nabzına göre verilmiş şerbet gibi “Allah seni sevdiğine kavuştursun abi!” “Allah ne muradın varsa versin abi.”… İkincisi genel bir dua olsa gerek. Çünkü çocuk her geçene farklı temenniler satıyor. Hoş alan da az ya!

Sermayesiz olduğundan mıdır yoksa insanların vicdanlarından hisselerini satıp cüzdanlarına yatırım yaptıklarından mıdır, nedir, o güzelim dua ve temennilere müşteri olan pek yok. Abonelik sistemi de olmalı, üç dört defa para vermeden geçene bir daha ısrar etmiyorlar. Bir defa yakanızı kaptırdıysanız, birazcık da sulu göz, yani merhameti istismar edilecek birisiyseniz işiniz zor. On beş yirmi metre peşinizde yürüyorlar. Ha söylemeyi unuttum bunlar şirket mi yoksa organize mi çalışıyor anlamadım. Çünkü üç beşi bir arda dileniyor. Birine verdin mi otomatikman diğerlerine de borçlanıyorsun. Hani birine ver, öbürüne verme olmuyor. Sanki ölmüşsün hepsi de senin varisin. Mirasını kendi ellerinle dağıtıyorsun. Adaletli olman şart. Birine ne verdiysen diğerine de aynısını vermen lazım. Yoksa meslektaş demez birbirlerini yolarlar. Sen de azmettirmekten vicdan azabına mahkûm edilirsin, benim gibi. Hem de her dilenci gördüğünde tekrar tekrar infaz edilen bir ceza.

Televizyonda haber olan bazı dilencileri düşünüyorum. Hani şu cebinde üç beş banka cüzdanıyla, kırk elli milyarlık gayrimenkulleri olan dilencileri. Geçimlerini dilenerek geçirenleri. Veya mafya zoruyla dilenenleri. Sahi dilenmek göründüğü kadar kolay mıydı? Değildi elbet. Okula kayıt için gelen veliye, okula bağışta bulunmasını hatırlatmak bile o kadar zorsa dilenmenin zorluğunu tahmin edemiyorum. Hele aşağılayan bir bakış, kişilik sahibi bir insan için, dilenci de olsa zor, yenili yutulur şey değil. Ecdat bu işi daha güzel halletmiş, diyorum kendi kendime. “Sadak Taşları” koymuş camii avlularına. İhtiyacı olan ihtiyacı kadar alırmış oradan, ne dilenmek ne boyun bükmek yokmuş o zaman. İnsan gururunun bir kıymet-i harbiyesi varmış o zaman. Şimdi nerde… Şerefler beş paralık olmuş, haysiyetlerin beşi beş kuruş. Dilencilik bile meslek olduktan sonra, ho hoooo!...

Ortaokula giderken tarih öğretmenimiz Hüseyin Şener anlatmıştı sadaka taşlarını. Hayran kalmıştım dedelerimizin inceliğine. Büyük milletmişiz vesselam. Şimdi nerde? Bir yanda açlıktan ölen insanlar, öbür yanda dilenciliği meslek edinen milyarder dilenciler. Bu iş vicdanla, cüzdanla çözülecek gibi değil. İş ferasete kalmış. Yani Allah’ın “Bu gerçekten ihtiyaç sahibi” bu ise “Sahtekâr dilenci” diye ilham vermesine bağlı. Hani duyguları sömürüle sömürüle duygusuzlaşan insanları ferasetten ve ilhamdan nasibi ne? Onlar materyalist bir fabrikanın ürünü. Cüzdanlarına giren paradan haber ver onlara. Amel defterlerine sevap yazılmış, umurlarında bile değil.

Sahi o kadar duyarsız bir toplum muyuz? Bilmem, düşünmem lazım. Ya siz? Düşünmeden konuşmayın ta hastalanmadan ölmeyesiniz. Hani bekâr veya öğrenciye “Allah çoluk çocuğunu bağışlasın” duasını eden dilencinin ıskalaması gibi. Alimallah o soğukta gülersiniz acı acı. “Anasını bulmadık ki danasını bulalım yavrum” demişti müzmin bir bekâr. Fakat işin daha da enteresan tarafı şu Ayşecik parkının köşesinde gördüğüm küçük dilenci kızın gözlerindeki pırıltı. Bir bezginlik yok. Hayata küsmek yok. O kadar yokluk içinde, pejmürde bir kıyafetle mutlu olabiliyorlar. Hayret yahu!... Diğer tarafta milyarderler huzursuzluktan intihar ediyor. Hani şu sosyete denen zibidi takımından…

Genel kanaat “Verme, alıştırırsın!” şeklinde. Fakat nedense insanlarımız her şeye kendi açılarından baktığı gibi bu meseleye de aynı açıdan bakıyorlar. Bir de dilencilerin veya dilenmek zorunda bırakılanların açısından bakabilseler… madalyonun tek yüzü yok ki!...

Dilenmek zordur elbet. Çünkü aşağılanmak, dışlanılmışlığın sembolü olmak var. Genç bir bayanın dilenci küçük kızı gördüğünde yolunu değiştirerek karşıki kaldırıma geçmesi gibi. Sahi küçük dilenci kızın bu hareket karşısında duyguları nasıl. Merak ettim doğrusu… “Öcü!” gibi görünmek nazarlarda. İnsana kötü dokunur be abi!

Bırak yahu!... Asıl ucube-i hilkat küçük dilenci kızı sefalete sürükleyenler. Onu sokaklardan kurtarıp toplumda haysiyetli, huzurlu bir konuma kavuşmasına vesile olmayanlar. Ben bilirim bazılarının soğuk kış günlerinde çadırlarda yattıklarını. Bazı dilenciler için soba, sıcak, rahat kelimelerinin masal kahramanları gibi kaf dağının ardında olduğunu. Temiz bir yatakta mışıl mışıl uyumanın ne demek olduğunu onlara sormayın. Onlara soğuk kışın donduran ayazında yalın ayak caddelerde dolaşmanın ve açlıktan sancılanan midelerinin isyanını bastırmak için bir ekmek parası dilenmenin zorluğunu sorun. Hepsini merhamet avcıları olarak görmeyin. Dilenmeyi meslek edinenlerle karıştırmayın onları. O pırıl pırıl parlayan gözlerde sadece umut var. Umutlarını söndürmeyin onların.

Onlara bir sadak vererek dilenmeyi değil merhametli olmayı öğretin. İçlerindeki dışlanılmışlık duyguları sönsün ve çevrelerine sevgiyle baksınlar. Kalp taşıdıklarına göre vardır bir umut. Sevgiyle yoğrulan bir insan daha karışsın topluma. Ona da siz vesile olun. Vesile olun ki ballici dediğimiz marazi tipler sokaklarda terör estirmesin. Geceler sakin, sokaklar emin olsun.

iki oda bir salon hayatlar yazısı için tıklayınız.


Bugün: 1
Toplam:  kez okundu

 

Error in my_thread_global_end(): 1 threads didn't exit