Mustafa Güvendi



demokrasi eğitimi

İlkokulu bitirdiğimde 15 yaşındaydım. Öğrenimime devam edebilmem için devlet parasız yatılı okul sınavlarına girmem gerekiyordu. 1960”lı yıllarda köylüler çok yoksul durumdaydı. Ailelerin, kendi parasıyla çocuk okutması çok zordu. Ambarında bir yıl yetecek ekmeklik mısırı olan aileler varlıklı sayılıyordu. Bu durumda, kurtuluş çocukların yatılı okullarda okutulmasıydı. 1962 yaz aylarında babamla Tirebolu ve Giresun”a birçok kereler gidip gelişimiz oldu. Yatılı okullara başvuruyorduk. Sonra da sınavlara giriyordum. O günlerden benim için en ilginç olan şey, ilçe merkezimiz olan Tirebolu”yu ve denizi ilk kez görüyor olmamdı. Onbeş yıllık ömrüm köy – yayla – Harşıt arasında geçmişti. Tirebolu ne muhteşem bir şehirdi. Bu şehirde doğan çocuklar ne kadar şanslıydı. Bu çocukların okumalarına ne gerek vardı. Sonra sınavlara girdik ve Akpınar İlköğretmen okulunu kazandım. Hiçbir eğitim kademesinde Akpınar İlköğretmen Okulundan etkilendiğim kadar etkilenmedim. Benim için çok anlamlı olan anılarım bu okulda geçti. İlk kösele ayakkabıyı, ilk takım elbiseyi bu okulda giydim. Kırışmayan yakalı gömleğe kravatı bu okulda taktım. Pijamayı ilk defe bu okulda giydim. Sabahları peynirli, reçelli, zeytinli kahvaltıyı, öğlenleri en az üç çeşit, akşamları iki çeşit etli ya da kıymalı yemeği burada yemeye başladım. Bunların tamamını da devlet karşıladı. Köydeki yaşantımdan sonra sanki ayrı bir dünyada yaşadım. Yaşantı olarak çağ atladım. Altmış yıllık yaşantımın birçok ilklerini bu okulda yaşadım. İşte onlardan biri.

Derslerin başlamasından iki hafta kadar sonra, tüm öğrenciler cumartasi günü akşam toplantıya çağrıldık. Birinci sınıfta okuduğumuz için niçin toplanıldığını da bilmiyorduk. Toplantı salonu olarak yemekhane kullanılıyordu. Yemekhane tek katlı büyük bir salondu. Tüm öğrenciler aynı anda yemek yiyorduk. Yemekhanenin bir ucunda sahne de yapılmıştı. Toplantı ve sosyal etkinliklerde bu sahneden yararlanılıyordu. Cumartesi günü akşam toplantıya gittik. Küçük sınıflar ön sıralarda olmak üzere yerlerimize oturduk.Sonra öğretmenlerimiz de geldi. Biraz sonra Eğitim Şefi sahneye çıkıp mikrofonun başına geçti. Eğitim Şefi, okul müdüründen sonra gelen en yetkili öğretmen görünümündeydi. Gelecek ay öğrenci dernek seçimlerinin yapılacağını söyledi. Seçim takvimini açıkladı. Öğrenci dernek seçimlerinde ikinci devre öğrencilerinin aday olabileceği, bu adayların disiplin cezası almamış olması gerektiğini söyledi. Bu akşamki toplantıda, seçim işlerinin düzen içinde yürütülmesini sağlayacak bir başkanla iki yardımcısının, arkasından da sandık kurullarında görev alacak başkan ve üyelerinin seçiminin yapılacağını duyurdu. Önce başkanlık için adaylar çıktı. Çıkan adaylar arasında en çok oy alanın başkan, arkasından gelen iki kişinin başkan yardımcısı olarak seçilmesi önerisini oya sundu. Hepimiz kabul ettik. Sonra, aday olan ağabeylere ellerimizi kaldırarak oy verdik. En çok oyu beşinci sınıfta okuyan ağabeyim Durmuş Güvendi aldı. Başkan seçildi. Ağabeyimi, öğrencilerin çoğunluğunun seviyor olması beni son derece memnun etti. Arkasından gelen iki öğrenci de başkan yardımcısı ilan edilerek seçim kurulu belirlenmiş oldu. Sonra sandık kurulları için seçim yapıldı. İki sandık kurulacağı açıklandı. Birinci devre ( 1 , 2 , 3. sınıflar ) için bir, ikinci devre ( 4 , 5 , 6. sınıflar ) için bir sandık kurulacaktı.

Bir hafta kadar sonra dernek seçimlerine katılmak isteyen grupların aday listeleri ilan edildi. Panolara asıldı. Seçime girecek gruplar, teksir makinesiyle çoğaltılmış listelerini bizlere de dağıttılar. Listelerde, başkan, başkan yardımcısı, yayın , kitaplık, gezi, sağlık temizlik kolları gibi uzayıp giden kol adları ve aday öğrenci isimleri bulunuyordu.Üç ayrı grup seçime giriyordu. Propaganda süresi olarak iki haftalık süre verilmişti. Öğlen aralarında, son dersten sonra, akşam etüt aralarında adaylar tüm sınıfları dolaşarak, başkan seçildikleri takdirde yapacaklarını anlatarak öğrencilerden oy istediler. Son haftaya gelindiğinde, gündüz son ders saatinden sonra, öğrenci lokalinin yanına hoperlörler konularak gruplara konuşma yapma hakkı verildi. Hafta boyunca dernek başkan adayları ya da kol başkan adayları gruplar adına konuşmalar yaptı. Konuşmaları dinledik. Hepsini alkışladık. Cumartesi günü öğleden sonra son konuşmalar yapılarak, sonrası için propaganda yasağı getirildi. Pazar günü sabah kahvaltısından sonra oy vermek için sandıkların önünde kuyruğa girdik. Oy kullanılacak bölüme giren öğrenci içeride çok kalıyor, oylama uzun sürüyordu. Oy kullanılan odada tüm grupların ayrı ayrı listeleri asılıydı. Masanın üzerinde de sadece eğitsel kol isimlerinin yazılı olduğu boş listeler vardı. Listelere istediğimiz isimleri biz yazıyorduk. Listemizin tamamını bir gruptan isimler yazarak tamamlamıyorduk. Listelere bağlı kalmadan, sevdiğimiz adayların isimlerini yazıyorduk. Yani tercihli oy kullanıyorduk. Oyunu kullanan öğrenci, isminin karşısına imzasını atıp oradan ayrılıyordu. Oylama gün boyu sürdü. Akşam sandıklar açıldı. Sonuçları merak edip sayımı gidip biz de izledik. Sayım bitip sonuçlar açıklanınca, farklı listeden seçilenler olduğunu, karma bir liste çıktığını gördük. Kazanan adaylar sınıfları dolaşarak bizlere teşekkür etti.

Hafta içinde, seçilen her kol başkanı tüm sınıfları dolaşarak kendi koluyla ilgili sınıf temsilcilerini belirledi. Bazı kollar bir, bazıları iki temsilci seçtiler. Temsilcilerin seçimi de sınıfta oylamayla yapıldı Bir sonraki hafta da kol başkanlarınca sınıf temsilcileri toplantıya çağrıldılar. Her eğitsel kolun bir de rehber öğretmeni vardı. İlk toplantı rehber öğretmen başkanlığında yapılıp, temsilciler arasında görev bölümü yapıldı. Bu aşamadan sonra, seçilen kol başkanı bir yıl önce seçilenden görevi teslim alıp, kendi ekibiyle çalışmalara başladı. Dernek başkanı doğrudan eğitim şefine bağlı olarak çalışıyor ve eğitsel kollar arasındaki koordinasyonu da salıyordu. Dernek başkanı da sınıfları dolaşıp, başarılı olmuş, disiplin cezası bulunmayan öğrenciler içinden haysiyet divanı için temsilci seçimi yaptı.

Seçilen kol başkanları, göstermelik olsun diye seçilmiyordu. Her kol, önemli hizmetler yapıyordu. Okulda çalışan memur ve hizmetli sayısı oldukça azdı. Hizmetlerin önemli bir bölümü öğrenciler tarafından yerine getiriliyordu. Bazı örnekler:

Kitaplık Kolu: Okulun büyük sayılabilecek bir kitaplığı vardı. Yaklaşık bir buçuk dershanelik bölüm kitaplık için ayrılmıştı. Duvarların dört bir yanı raflarla, rafların içi de kitaplarla doluydu. Orta yerde uzun bir masa ve etrafı sandalyelerle doluydu. Kitaplığın tek sorumlu yöneticisi vardı. Öğrenciler dışında çalışanı yoktu. Sorumlu yönetici de saat 17.00 oldu mu gidiyordu. Kitaplık akşam saat 21.00 e kadar açık kalıyordu. Etüt saatlerinde bir bölüm öğrenci kitaplıkta çalışıyordu. Kitaplıkta her öğrenci adına düzenlenmiş kartlar vardı. Kitap almak isteyen öğrenciye imza karşılığı kitap veriliyordu. Aylık olarak her öğrencinin okuduğu kitap sayısı öğrenci kartlarından çıkarılıyor, her ayın son cumartesi bayrak töreninde en çok kitap okuyan öğrenci duyuruluyor ve alkışlanıyordu. Kitaplığın temizliği, kitapların düzenlenmesi, salonun işletilmesinin tamamı öğrenciler tarafından yapılıyordu. Öğrenciler kütüphaneye gittiğinde sorumlu yöneticiyle muhatap olmuyordu. Her isteğini kitaplıktaki nöbetçi öğrenciyle konuşuyordu.

Sağlık ve Temizlik Kolu: Okuldaki temizlik işlerinin önemli bir bölümü de öğrenciler tarafından yerine getiriliyordu. Sınıf temizliğinden her hafta iki öğrenci sorumlu oluyordu. Öğrencilerin numaraları da tahtanın sağ üst köşesinde sürekli yazılı kalıyordu. Öğretmen girmeden önce tahtanın temizlenmesi, akşam son etüt saatinden sonra sınıfın temizlenmesi, yemekhanede yemeklerin masalara dağıtımı ve yemekten sonra toparlanması, yemek masası ve yemekhane temizliğinin yapılması, iş atölyelerinin ve laboratuarların temizlik işleri de öğrenciler tarafından yapılıyordu. Sağlık ve temizlik kolu tüm bu çalışmaları koordine eden koldu. Koordine etmenin dışında, temizlik kolu temsilcileri, sınıf ve salonları dolaşarak, temizlik derecesine göre puanlamalar yapıyor hafta boyu en temiz bulunan sınıf, cumartesi bayrak töreninde duyurularak alkışlanıyordu. Okulun bir de reviri vardı. Revirde bir sağlık memuru yanında mutlaka bir de öğrenci bulunuyordu. Sağlıkla ilgili sorunlarda yine bu kola başvuruluyordu. Sınıflardaki temsilci seçiminde bu kol için iki temsilci seçiliyordu.

Banyo ve Çamaşır Kolu: Öğrencilerin haftada bir banyo yapmaları ve çamaşırlarının yıkanması gerekiyordu. Çamaşırhanede kadınlar çalışıyordu. Banyoda da bir kalöriferci vardı.

Belli bir düzen içinde, hangi günler hangi sınıfların çamaşırının yıkanacağı, her sınıfta çamaşır toplama, çamaşırhaneye götürüp, getirme ve dağıtım işini hangi öğrencilerin yapacağının düzenlenmesi, cumartesi öğleden, pazar günü akşama kadar hangi sınıfların hangi saatlerde banyo yapacağının belirlenmesinden ve bu saatlerin de dönüşümlü yapılmasından bu kol sorumluydu.

Bütün kollara yer verme yerine bir fikir vermek için sanırım yeterli açıklama yapılmış oldu. Daha önce söylediğim gibi her eğitsel kol önemli hizmetler yapıyordu.

Gazi Eğitim Enstitüsüne girdiğimde, Seminer dersine gelen öğretmenimiz Cavit Binbaşıoğlu, eğitimin içine yavaş yavaş girmemiz için, eğitim tarihinden işe başlamamız gerektiğini söyledi. Her birimize birer eğitimci ismi verdi. Her öğrenci gerekli araştırmasını yapıp rapor hazırlayacak, yirmi dakikayı geçmeyen bir sunum yapacak ve ardından tartışma açılacaktı. Bana, John Dewey ismini verdi. Sonra çalışmaya koyulduk. Önce ansiklopedik bilgiler topladım. Yirminci yüzyılda yetişmiş eğitimci ve düşünür. Eğitimde “ pragmatizm “ akımının öncülerinden. Proje metodunu geliştirmiş. İş eğitimine önem veren, özellikle Amerikan eğitim sistemine yön veren bir isim. Sonra da John Dewey”in eğitim sistemimizle ilgili yazdığı bir raporunu ve Türkçeye çevrilmiş bir kitabını okudum.

John Dewey, birisi Atatürk zamanında 1924 yılında olmak üzere iki defa Türkiye”ye davet edilmiştir. İlk gelişinde bir süre kalarak eğitim sistemimizi incelemiş ve kapsamlı bir rapor yazarak eğitim politikasını belirleyenlere öneriler sunmuştur. Önce okul kütüphanesinde bulunan raporu okuyup notlar aldım. Sonra Türkçeye çevrilmiş olan “ Mektep ve Cemiyet “ isimli kitabını okudum. Özet olarak şunları söylüyor. Her okulda, öğrencilerin öğrendiklerini uygulayabilecekleri işlikler bulunmalıdır. Her işyerinde bir taraftan üretim yapılırken, bir taraftan eğitim verilmelidir. Bu düşüncesini slogan şeklinde bir cümleye dönüştürerek “ Her okul bir işyeri, her işyeri bir okul olarak hizmet vermelidir.” diyordu. Öğrencilere hazır bilgiler yerine anlamlı konular verilmeli. Öğrenci konusunu projelendirmeli, düşünmeli, araştırmalı ve sonucu raporlaştırmalıdır. Verilecek konular yaşamın gerçeklerinden alınmalıdır. Öğrenci, beynini kullanmalı, eğitim üretime dönük olmalıdır. “ Okul hayatı, gerçek hayatın bir kopyası değil hayatın kendisi olmalıdır.” “ Hayatın içinde hayat için öğrenme .” “ Yaparak ve yaşayarak öğrenme.” gibi ifadeler ana düşüncesini oluşturuyordu. “ Yaparak ve yaşayarak öğrenme “ cümlesini çok tekrarlıyordu. Okumam bitince, ödevimi yazdım ve sunumumu yaptım. Sunumumu öğretmenim ve arkadaşlarım çok beğenmişlerdi.

Ünlü eğitimci John Dewey”in düşünceleri bana yabancı gelmemişti. Bir çok yönü benim Akpınar”da okurken yaşadıklarımla örtüşüyordu. Karşımızdakilere, yaşadığımız bir olayı, okuyarak öğrendiklerimizden daha iyi anlatırız. Ben, arkadaşlarıma biraz da Akpınar”da yaşadıklarımı anlatmış olmalıyım ki, sunumum beğenilmişti. Bizlere “ demokrasi eğitimi “ diye bir ders okutmadılar. Ama öyle yaşantılar düzenlediler ki, demokrasiyi yaşadık. Seçme, seçilme, yönetime katılma, planlı çalışma, yetki ve sorumlulukla ilgili bilgileri kitap okuyarak değil yaşayarak öğrendik. Bugün çalışmakta olduğum DEÜ Buca Eğitim Fakültesi öğretmen yetiştiriyor. Sınıf Öğretmenliği Anabilim Dalında “Vatandaşlık Bilgisi “ diye bir ders okutuluyor. Öğrenciler, okuyarak demokrasi eğitimi alıyor. Demokratik toplumu, demokratik yaşamı kitaptan öğreniyor. Dünden bugüne eğitimimizin temel sorununun da burada olduğunu düşünüyorum. “ Al Yazmalım” adlı bir film izlemiştim. İki erkek arasında kalan kadın oyuncu bir karar vermek durumunda kaldı. Birisini tercih edecekti. Erkeklerin ikisini de yargıladı. “ Birisi sevdi, birisi emek verdi” dedi. Sonra düşündü, “ emek sevgidir” diyerek emek veren erkeği seçti. Ben de bir karar vermek durumundayım. Birinde yaşatarak, birinde okutarak öğretiliyor. Hangisi daha değerli? Bilginin değersizi olmaz. Ama, iz bırakan en değerli bilginin yaşantı sonucu elde edilen bilgi olduğunu düşünüyorum.

Mustafa Güvendi'nin biyografisi için tıklayınız.


Bir Anı Bir Yorum yazısı için tıklayınız.


Bugün: 5
Toplam: 1977 kez okundu