Mustafa Güvendi



çocuklarımızın eğitiminde okul mu? aile mi?

Öğrenciliğimden hatırlıyorum. Okullarda, çocuk eğitiminde o- kul mu, aile mi daha önemlidir? türünden münazaralar yapılırdı. İfadesi ve savunma gücü iyi olanlar kazanırdı. Sonraki yıllarda, bu tür münazara konularının yanlış olduğu, bilinen gerçeklerin münazara konusu yapılmaması gerektiğini alanın uzmanlarından birçok kere duydum ve de değişik kaynaklardan okudum. Bu yaklaşım içinde olanlar kırsal kesimde çevre olumsuzlukları nedeniyle, çocuğun aileden alabileceği fazla bir şey olamayacağı, ne alacaksa okuldan ve öğretmenden alacağı, bu nedenle çocuk üzerinde okulun daha etkili olduğu, kentlerde ise; durumun farklı olduğu, çevre koşullarının ve kentli ailelerin çocuklar üzerinde okuldan daha etkili olacağı düşüncesini savunuyorlardı. Özet olarak, kırsal kesimde okul, kentlerde ise aile, deniliyordu.

Sonraları bu düşünce fazla rağbet görmemeye başladı. Bu yaklaşım, okuma yazma, matematik, tarih ve benzeri derslerin öğrenilmesi için doğru olabilirdi. Ancak eğitim bu derslerden ibaret değildi. Daha genel bir ifade idi. Bir yaşam biçiminin ifadesiydi. Yaklaşım şekli bu olunca, tanımlamanın şekli de değişti. Eğitim bir köprü gibi düşünülürse, bu köprünün bir ayağı aile, diğeri okuldur, anlayışı egemen oldu. Aile ve okulun birbirinin yerini alamayacağı tek ayak üzerine köprü olamayacağı gibi, tek başına okulun ya da ailenin yeterli olamayacağı düşünüldü. Okul ve aile el ele verip çocuğun gelişimini olumlu yönde geliştirmeli, dendi. Bu yaklaşımı benimseyen öğretmenler ailelerden memnun olmadıklarını söylemeye başladılar. Velilerle işbirliği sağlayamıyorlardı. Bütün ısrarlarına rağmen bazı velilerle iletişim kurmak mümkün olmuyordu. Ne yapabilecekse öğretmen tek başına yapmağa çalışıyordu. Öyle anlaşılıyordu ki, çoğu aile, çocuğunun eğitiminde kendisinin de katkı sağlaması gerektiğinin farkında bile değildi. Herhalde, aileleri bilinçlendirme kampanyalarına ihtiyaç vardı.

Bizler, eğitimde okul ve ailenin yerini sanki eşdeğermiş gibi düşünürken, batı dünyası ne yapıyordu. Bu önemlidir. Çünkü bizler çoğu bilgiyi masa başında düşünerek üretiyoruz. Batı araştırma yapıyor. Kaynaklarımızın sınırlı olması nedeniyle, ülkemizde eğitim araştırmalarına yeterince kaynak ayrılamıyor. Bizler de batının araştırmalarının sonuçlarını kendimize uyarlayarak çözümler üretmeye çalışıyoruz. Onun içindir ki, birçok aydınımızın eleştirel anlamda dile getirdiği gibi,’ diyoruz ki’ deme yerine ‘diyorlar ki’ diye söze başlıyoruz.

Eğitim araştırmalarında batı deyince, genelde Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan araştırmalardan söz ediliyor. Kaynaklar incelendiğinde, bizim için pek önemli sayılmayacak konularda bile yüzlerce araştırmanın yapıldığı görülüyor. Burada konumuzla ilgili olarak batıda yapılan bazı çalışmalar ve geçirdikleri aşamalardan söz etmek istiyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1930’lu yıllarda, özelikle birinci sınıflarda % 30 – 40’lara varan başarısızlıklar görülüyor. Başarısızlığın nedenine ilişkin araştırmalar sonunda üç farklı yaklaşım ortaya konuluyor. Buna göre yeni uygulamalar başlatılıyor.

1. Sınıf ortamlarının yeniden düzenlenmesi, öğretimde yeni yöntemlerin denenmesi, araç ve gereç kullanımının yaygınlaştırılması, programların buna göre düzenlenmesi uygulamaları ile başarısızlık sorununun çözüleceği düşünülüyor. Bu düşünce 30 yıl ( 1930 – 1960 ) süre ile uygulamaya konulmuştur. Düzelme sağlasa da sorunun çözülmediği görülmüştür.

2. Birinci yaklaşımla sorun çözülemeyince ikinci yaklaşım uygulamaya konuluyor. Birinci basamakta yapılanlara ilaveten, çocuğun olgunlaşmasının beklenmesi, yeterli olgunlaşmaya ulaşmadan programlara başlatılmaması, öğrenmeye olan ilgi ve sevgisinin önemli olduğu düşüncesi egemen olmuştur. Özet olarak, öğrenmede bilişsel alan yanında duyuşsal alanın da önemi vurgulanmıştır. Güdülenmeye ağırlık verilmiştir. Bir atı zorlayarak çeşmeye götürebilirsiniz. Su içmek istemiyorsa zorla su içiremezsiniz. Bir çocuğu zorlayarak sınıfa sokabilirsiniz. Öğrenme isteği yaratamamışsanız başarılı olamazsınız. Dünyanın en iyi öğreticileri bile öğrenmek istemeyene bir şey öğretemez. Bu düşünceye dayalı eğitim anlayışı ve uygulamaları da 1980’li yıllara kadar devam ettirilmiştir. Kısmen düzelmeler olsa da sorunun yine çözülemediği görülmüştür.

3. Belli ölçüde katkı sağlasa da ikinci yaklaşıma göre yapılan uygulamalarla da sorunun çözülememesi üzerine, üçüncü aşamanın uygulamasına geçilmiştir. Bu aşamaya geçilmesini savunanlar, geleneksel dedikleri, önceki uygulamalara karşı çıkmışlardır. Okuldaki başarıda, çocuğun doğumundan okula başladığı zamana kadar geçen sürenin, yetiştiği aile ortamının etkili olduğunu savunmuşlardır ( Akyol-2005 ). Bu yaklaşım uygulamaları batı dünyasında 1985’ten bu yana devam ettirilmektedir. Artık aileler ön plana çıkmıştır. Bu yıllardan sonra aileler çocukları ile daha yakın ilgilenmekte, bundan da başarılı sonuçlar almaktadırlar.

Ailenin çocuk eğitimindeki önemini vurgulayan başka çalışmalar da mevcuttur. Ana dilini kullanma, öğrenme gücü, başarı güdüsü, çalışma alışkanlığı ve dikkat gibi niteliklerin önemli bir bölümünün ilkokulun ilk üç sınıfında gerçekleştiği, anlatım gücü başta olmak üzere, okul başarılarında aile ortamının daha etkili olduğu anlaşılmaktadır ( Bloom.1998).

Yine yapılan bazı araştırmalarda çocukların okul başarısında, ailelerin ekonomik durumundan, eğitim düzeyinden, sosyal statüsünden çok, onların çocukları ile ne derece ilgilenmekte olduklarının daha önemli olduğu anlaşılmaktadır. Fizik dalında Nobel Ödülü alan bir Japon bilim adamının yaşam öyküsünü okuyanlarınız olmuştur. ‘Okula başladığım ilk günden itibaren annem benimle çok ilgilendi. Okuldan geldiğimde beni her zaman güler yüzle karşıladı. Ders çalışmaya oturduğumda sürekli yanıma gelip oturdu. Eğitim düzeyi, bana bilgi verecek yeterlilikte değildi. Ama bana hep sorular sordu. Bugün okulda ne yaptın, söz alıp konuştun mu, öğretmenine soru sordun mu, ne sordun gibi. İlişkilerimizi o kadar güzel düzenledi ki, annemden baskı gördüğüme dair izlenimlerim de olmadı. İlerleyen zamanda, her akşam annemle birlikte derse oturduğumuzda, tek soru yerine öğretmene kaç soru sorduğumu ve ne tür cevaplar aldığımı konuşur olduk. Bugün aldığım ödüle baktığımda annemi saygı ve özlemle anıyorum. İnsan soru soruyorsa düşünüyor demektir. Ben soru sormayı ve düşünmeyi annemden öğrendim. Düşündüğüm ve soru sorduğum için bu ödüle ulaştım. Keşke yaşıyor olsaydı da, ödülümü anneme sunsaydım.’

Pek çok araştırmada, amaç ne olursa olsun, çocuğun gelecekteki yerinin, ulaşabileceği basamağın gerçekleştirilmesinde temel basamağın aile ortamı olduğu görülmektedir. Bunun farkında olan batı toplumları, çocukları ile daha yakından ilgilenmektedir. Eğitim işini yalnızca okula havale etmemektedirler. Bizim toplumumuzda da bazı aileler, bu konuda önemli görevler üstlenirken, olanakları ölçüsünde bütün yatırımını çocuklarına yaparken, çoğu aile bunun farkında bile değildir. Dolayısıyla bu görevlerini yerine getirememektedirler. Belli olanaklara sahip olmasına rağmen, çocuklarının eğitimini bütünüyle okullara havale eden aileler, çocuk eğitiminde ailenin önemini bilebilseler, herhalde çocukları ile daha yakından ilgileneceklerdir.

Bizim toplumumuzda ailenin önemi batı toplumlarına göre çok daha fazladır. Sosyal yaşantımız ve kendimize özgü gerçeklerimiz bunu bir zorunluluk haline getirmektedir.

1. Kırsal kesimde hala öğretim birleştirilmiş sınıflarda yapılmaktadır. Bağımsız sınıflarda bile istenen verim elde edilemezken, beş sınıfa bir arada verilen eğitimden öğrenciler ne alabilir? Aileler devreye girmiyorsa durum vahim demektir.

2. Kentlerde ise çoğu okulda ikili öğretim uygulaması yapılmaktadır. Çocukların günlük 4 – 5 saati okulda diğer 19 – 20 saati okul dışında geçmektedir. Okulun bıraktığı boşluk mutlaka ailelerce doldurulmalıdır.

3. Gelişmekte olan ülkeler eğitime yeterli kaynak ayıramamaktadır. Bu tür ülkeler iki seçenekle karşı karşıyadır: Ya kıt kaynaklarını sınırlı sayıdaki insanı kaliteli yetiştirmeye ayıracak; az ama kaliteli insan yetiştirecek; ya da eğitimi tabana yayarak, kalite düşüklüğünü göze alarak çok sayıda insanını eğitim hizmetlerinden yararlandıracak. Ülkemiz, eğitimde kalite düşüklüğünü göze alarak, eğitimi tabana yayma seçeneğini tercih etmiştir. Çocuğu ile ilgilenen aileler, okulların bıraktığı boşluğu doldurmak zorundadır.

Peki, aileler ne yapmalı? Neler yapabilirler? Bildiğim kadarıyla herkes için geçerli olacak reçeteler yok. Çocuklarının eğitiminde aileler neler yapabilir? Sorusuna başka bir yazımda değineceğim. Burada şunu belirtmek istiyorum. Çocuklarımıza zaman ayırıp onlarla ilgilenmemiz gerekiyor. Bazıları, günlük iş yoğunluğunun fazla olması nedeniyle, çok yorgun oldukları için çocuklara zaman ayıramadığını dile getirmektedir. İstisnai durumlar olsa bile, bu savunma geçerli değildir. Çocuğu ile ilgilenecek zaman bulamadığını söyleyen velilerin büyük çoğunluğu, zamanını iyi planlayamayanlardır. Bir planlama yapabilseler, zamanlarının ne kadar da çok olduğunu göreceklerdir. Çocuklarımız bizim her şeyimizdir. Buna hepimiz içten inanırsak sorunun çözümü için ilk ve önemli adımı atmış oluruz.

Görüşme dileğiyle.

 

KAYNAKLAR.

1. Akyol. Hayati. ( 2005 ) ‘ Türkçe İlkokuma Yazma Öğretimi ‘ Geliştirilmiş 5. Baskı. Pegem Yayıncılık. Ankara.

2. Bloom, S. Benjamin. ( 1998 ). ‘ İnsan Nitelikleri ve Okulda Öğrenme ‘. (Çev. Durmuş Ali Özçelik). Öğretmen Kitapları Dizisi. Milli Eğitim Basımevi. İstanbul.


Bugün: 1
Toplam:  kez okundu