Mustafa Güvendi



çocuk ve aile

Eğitimle ilgili yayınlarda, çocuk eğitimine ne zaman başlan- ması gerektiği konusu üzerinde önemle durulur. Doğumla birlikte başladığını belirtenler olduğu gibi, annenin hamileliğiyle birlikte, doğum öncesi dönemde başladığını belirtenler de vardır. İşi daha ileri götürerek, anne- babanın evlenmeye karar verdiği andan itibaren başladığını savunanlar da bulunmaktadır. Ben de son görüşe katılanlardanım. Huzurlu, mutlu aile ortamında yetişen çocukların mutlu yetişkinler olması beklenir. Potansiyellerini sonuna kadar kullanabilen insanların büyük çoğunluğunun huzurlu ve mutlu aile ortamlarında yetiştiğine inanırım. Aile ortamının nasıl olacağını da evlenmeye karar verdiğimiz anda belirlemiş oluyoruz. Evlenmeye karar verme aşamasında bile bir dargın bir barışık, yani kavga ortamı içinde olan insanlar, akılcı ve duyarlı davranmalıdır. Verecekleri kararla kuracakları ailenin yaşam biçimini, yetiştirecekleri çocukların geleceğini kararlaştırmış oluyorlar.

Anne ve babası geçinemeyen, sürekli huzursuzluk yaşayan, kavga eden aile çocukları, ses çıkarmasalar bile bu durumdan çok rahatsız olurlar. Bu çocuklar kendilerine, evlendiklerinde sorunlu bir yuva kurmayacaklarına ve çocuklarına kendi yaşadıkları mutsuzluğu yaşatmayacaklarına dair söz verirler. Ama genelde böyle olmaz. Kendileri de aileleri gibi sorunlu olurlar. Mutlu çocuklar yetiştiremezler. İstisnai durumlar olsa bile, çocuklarımız bizi örnek alırlar.

“İnsan sevgiyi ana-babasını severek öğrenir ve giderek başkalarını da sever” demiş Aristotales ( Yılman.2006 ). Anne-baba sevgisi de aile içinde sağlıklı iletişim kurulabilmesiyle mümkündür. Anne-baba aynı dili kullanmadığında, çocukların büyükleri anlaması zorlaşmakta, derece derece bunalım yaşanabilmektedir. Kalkınmış ve kalkınmakta olan tüm ulusların , ortak sorunlarından birisi, insanlar arasında iletişim becerilerinin yeterince gelişmemiş olmasıdır. İnsanlar birbirini dinlememekte, bunun doğal sonucu olarak da anlamamaktadır. Çünkü, çoğu aile bireyleri birbirini dinlememektedir.

Türkçe dersi, Dinleme, Konuşma, Okuma, Yazma, Görsel okuma ve yazma olmak üzere beş öğrenme alanından oluşmaktadır. Aile ve okullarda en ihmal edilen öğrenme alanı dinlemedir. Öğrenme alanları insan yaşamına oranlansa % 40 ı aşan bir alanın dinlemeye ait olduğu anlaşılır. Kalan bölüm diğer öğrenme alanlarınca paylaşılır. Dinleme bu kadar önemliyse niçin dinlemiyoruz? Çünkü, anne-baba çocuğunu, öğretmen öğrencisini dinlemiyor. Çocuk dinlemeyi kimden öğrenecek? Dinleme anlatılarak öğretilemez ki. Yaşanarak öğrenilir. Konumuz aile olduğuna göre, dinleme eğitiminin temeli de ailede atılmaktadır. Sonuç: Bir araya geldiğimizde dinlemiyoruz. Hepimiz birlikte konuşuyoruz. Yani gürültü yapıyoruz. Gürültü bizi bir sonuca ulaştırmıyor. Birbirimizi anlamıyoruz. İletişim becerilerimizi geliştiremiyoruz. İletişim becerilerimizi, öncelikle anne-babamızla iyi anlaşarak geliştirebiliriz.

Üniversitede birlikte çalıştığım bir meslektaşım, sürekli çocuklarından dert yanıyordu. Çocukları ders çalışmıyor, bazen okuldan kaçıyor, işin en garibi de çok yalan söylüyorlardı. Okul başarıları da düşüktü. Anne-baba mutsuzdu. Adeta çaresizdiler. Vermekte olduğu doktora dersine devam eden, aynı zamanda psikolog olan bayan öğrencisine ders arasında sordu.

- Kızım çocuklar neden yalan söyler?
- Öğrencisi hemen cevap verdi: Anne ve babası yalan söylediği için hocam.
Aslında yalan söyleme tek nedene bağlanamazdı. Kesin cevap vermek ne derece doğruydu. Ama öğrenci cevabı böyle vermişti. Meslektaşımın önce rengi değişti. Verilen cevap sanki kendisini tarif ediyordu. Biraz bekledi.
- Sonra başka bir soru sordu: Peki kızım, çocuklar yalan söylemekten nasıl vazgeçer?
- Cevap yine hazır: Önce anne ve baba yalan söylemekten vazgeçecek.

Konuşma devam etti. Sosyal bilimlerde bir sonucun tek nedene bağlanması doğru değildir. Bir sorunun değişik nedenleri mutlaka aranmalıdır

Özet: Çocuklarımız bize benziyor. Ancak, şu bilinmelidir; Öğüt vermek kolay, örnek olmak zordur. Çocuklarımız verdiğimiz öğütleri değil, yaptıklarımızı yapıyor. Onlara, örnek olacak davranışlar sergilemeliyiz. Onlara model olduğumuz hep aklımızda olmalı.

Doğru ve yanlış olanı göstererek yapacağımız işlere ait, bize yardım ettiği düşünülen vicdan kavramı ve vicdanın oluşumu ile ilgili birkaç söz söylersek; Yanlış kararlarımızdan sonra içimizden gelen bir ses bizi rahatsız ediyorsa, o sese vicdan diyoruz. Vicdanın oluşumu anlaşılmaz bir şey değildir. Sanki içimizde konuşan anne-babamızın sesidir. Bir örnekle vicdanın oluşumunu daha netleştirelim. Üç yaşında bir çocuk, sabahın altısında uyanıyor. Yandaki odada yatan anne ve babasının yanına gidiyor. Babanın buna canı sıkılıyor, öfkeleniyor ve oğluna yatağına dönmesini sertçe söylüyor. “Saat yedi’den önce nasıl kalkıyorsun” diye ilave ediyor. Çocuk söz dinleyip yatağına dönüyor. Fakat birkaç dakika sonra küçüğün odasından gelen mırıltılar babayı rahatsız ediyor. Baba, yatağından kalkıp çocuğun kapısına gidince şunları işitiyor. Çocuk, yarısı yataktan dışarı çıkmış olan bacağına,” içeri gir,” diyor. Kolunu yatağın kenarından dışarı çıkarıp sonra hızla içeri çekiyor ve “ yedi’den önce olmaz”, diyor. Yataktan dışarı doğru çıkan bedenine; “Dediğimi duydun mu?” diyerek kendini şiddetle yatağın içine çekiyor ( Muun,1975 ). Doğumdan itibaren bizim yapmak istediklerimizle anne-babamızın yapmamızı istedikleri arasında bir çatışma başlar. Sonunda anne ve babamızın istekleri üstün gelir. Onların sözleri sanki içimize yerleşir. Vicdan dediğimiz şey, anne-baba davranışlarının çocuk tarafından içselleştirilerek çocuğun tarzı olarak ifade edilmesi olayıdır. Her çocuk bir yönü ile kendine özgü, benzeri olmayan, özgür, tek ve en değerli canlı varlık kimliğini taşırken, bir yandan da anne-babanın benzeri olarak yaşamını sürdürür. Doğru yanlış kavramları topluma uymayan ailelerden, toplumla uyum içinde yaşayan çocukların yetişmesi kolay değildir.

Burada anne-babanın eğitimli olması, doğru ve yanlışları ayırt edebiliyor olması önemlidir. Çocuk için doğru yanlış yok, anne-babanın yaptığı anlamlıdır. Onları taklit eder. Yarının anne-babası olacak çocuklarımızı okutmalıyız. Cins ayırımı gözetmeden. İlla ayırım olacaksa tercihi kızdan yana kullanarak. Çocuk eğitiminde annenin daha etkili olduğunu biliyoruz. Onun için “erkek çocuğunuzu okutun, geleceği kurtulsun. Kız çocuğunuzu okutun, geleceğin ailesi kurtulsun” diyoruz.

Son yılların önemli toplumsal sorunlarından birisi şiddet. Şiddet nedir? Ne tür eylemler şiddet sayılır? Şiddetin kökenleri ve çözüm yolları tartışılıyor. Araştırmalar yapıldıkça çok değişik nedenleri birlikte öğreneceğiz. Şiddetin çok sayıdaki nedenlerinden birisinin de aile içi şiddet olduğunu biliyoruz. Baba karısını, kadın da çocuğunu dövüyor. Ne farkı var? Anne ve baba her ikisi de şiddet uyguluyor. Gücü yeten yetene. Ailede şiddet gören çocuk, sokakta, okulda gücü yettiği arkadaşlarına kendisi de şiddet uyguluyor. Sınıf öğretmenliği yapan öğrencilerimize, “ ailelerden öncelikli beklentiniz nedir?” diye sorduğumuzda; ailede dayağa alıştırılmış çocuklarla baş edemediklerini belirtiyorlar. “ Ne olur, anne-babalar çocuklarını dayak arsızı yapmasın!” diyorlar. Ailelerde dayak bittiğinde, başta eğitim kurumları olmak üzere birçok kurumda dayağın biteceğine inanıyorum. Şiddetin kaynağı aile olmamalı.

Nobel ödüllü Fransız yazar Anatole France diyor ki “Babanın erdemleri çocuklarının servetidir.” Mal mülk yanında, çocuklarımıza servet olarak bırakacak erdemlerimiz de olmalı.

Görüşme dileğiyle.

KAYNAKLAR.

1. Muun, L.Norman. ( 1975 ). Psikoloji ( İnsan İntibakının Esasları). Çev. Nahid Tendar. Öğretmen Kitapları . Milli Eğitim Basımevi. Cilt.2, s.85. İSTANBUL.

2. Yılman, Mustafa. ( 2006 ). Demokrasimizin Kültürel Temelleri. Nobel Yayın Dağıtım. 10. Baskı. s.167. ANKARA.


Bugün: 2
Toplam: 1995 kez okundu