Mustafa Güvendi

anıların öğrettikleri
Öğretmenlik mesleğine ilkokul öğretmeni olarak 1968 yılının 31 Temmuz günü Antalya’nın Akseki ilçesinde başladım. Göreve öğleden sonra başlamama rağmen, ilköğretim müdürü özel çaba göstererek benim ismimi de maaş bordrosuna ekleterek 1 ağustos günü maaş almamı sağladı. İlk maaşım 518 lira. Benim için çok paraydı. İlk defa bu kadar çok parayı bir arada gördüm. Atandığım köy, Cevizli Nahiyesinin Kuyucak köyü. İlçenin en uzak köyüydü ama canımı sıkmadım.
Antalya’dan Akseki’ye gelirkenki yol arkadaşım Akseki’nin yerlisi bir öğretmendi. Yakınlık gösterdi. Akseki ve çalışacağım köy hakkında beni bilgilendirdi. Maaşları aldıktan sonra, parkta oturduk. Beni arkadaşları ile tanıştırdı. Hepsi ilgi gösterdi. Köylerde çalışan çok sayıdaki öğretmen maaşını almak için ilçeye gelmişlerdi. Hepsi güzel giyimliydi. Benim üzerimde, öğrenciliğimde okulun verdiği elbisem vardı. Benim giyimim de düzgün ve temizdi ama yine de onlara imrendim.
Öğretmen arkadaşa, kumaş satan yer var mı diye sordum. Beni bir mağazaya götürdü. Bir takım elbiselik kumaş aldım. Fiyatı 200 lira tuttu. Parasını ödedim. Sonra terziye gittik. Takım elbiseyi 150 liraya dikiyordu. Ölçümü verdim. Sonra da elbise dikim parasının 50 lirasını ödedim. Cebimdeki para azalınca canım sıkıldı. Bir takım elbise 350 lira tutuyordu. Maaştan geriye kalan 168 lira idi. Bu ilk örnekti. Yatılı okulda her şeyi devlet verdiği için benim gerçek dünyadan haberim yoktu. Hayat pahalıydı. Bana maaş olarak verilen para geçinebilmem için yeterli değildi. Benim gelirim, 350 liralık takım elbise giymeye uygun değildi. Nasıl olsun ki; 1968 yılında bir dolar 9 liraydı. Maaşım dolar cinsinden 57.5 dolardı. Ülkemiz zengin değildi. Benim devletim göreve yeni başlayan ilkokul öğretmenine 60 dolar karşılığında bile maaş veremiyordu. İdare şarttı.
1969 yazında kısa dönem olan askerliğimi yapmak üzere Antalya’daki görevimden ayrıldım. Denizli ilinde 4 ay temel eğitimden sonra asker öğretmen olarak Ordu ili Ulubey ilçesi Çubuklu Köyüne atandım. Maaşım 580 lira olmuştu. Aybaşında ilçeye indiğimde maaşımın önemli bir bölümü gidiyordu. Gelecek aybaşını sıkıntı içinde bekliyordum. Bütün öğretmenler benim gibiydi. Hiç olmazsa ben bekârdım. Evli olan ve eşi çalışmayan öğretmenlerin durumu daha kötüydü. Sanıyorum 1969 yılının kasım veya aralık ayıydı. İlk öğretmen boykotu yapıldı.Aldığımız maaşla geçinemiyoruz diyordu öğretmenler. Sabrın bir sınırı vardı. Çok sayıda öğretmen hakkında soruşturma açıldı. Cezalar verildi. Boykotun da etkisiyle, zamanın hükümeti personel kanununu çıkararak tüm memurların maaşını yükseltti. 580 lira olan maaşım 900 liraya yükseldi. Zammın bu kadarını beklemiyorduk. Mutlu oldum. Biraz rahatlayacaktık. Sonra ne oldu? Devalüasyon yapıldı. Türk parasının değeri % 66 oranında düşürüldü. 9 lira olan dolar 15 lira oldu. Tüketim mallarına önemli ölçülerde zam yapıldı. Benim 900 lira olan maaşım dolar cinsinden 60 dolar oldu. Dolarla alış – veriş yapmıyorduk ama piyasa kendini ona göre ayarlıyordu. Birkaç ay sonra maaş artışının bir anlamı kalmamıştı. Sıkıntı yine aynı sıkıntıydı.
Giresun ili Tirebolu ilçesi Doğankent ilkokulunda çalışırken 1974 yılının şubat ayında öğretmenlikten istifa ederek, daha üst öğrenim için Gazi Eğitim Enstitüsüne girdim. İlkokul öğretmenliğindeki son maaşımı şubat 1974 yılında aldım. Maaş pusulamı hala saklarım. Kulakları çınlasın Süleyman Hoca ( Süleyman Karahan ) alıp gelmişti. Pusulanın üstünde onun imzası var. Maaşım 924 lira olmuştu. 1973 yılında fındık destekleme fiyatları kilo başına 8 lira olarak açıklanmıştı. Benim maaşım 115 kg. fındık alıyordu. Memleketimde görev yapıyor olmam benim için bir şanstı. Her hafta köyden yiyecek desteği geliyordu. Bu destek, mutfak giderlerinde bizi rahatlatıyordu. Gerçekler böyleydi. Yaşantım bu çerçevede sürüp gitti. Yeri geldikçe, sonraki yıllar da yazılabilir.
İlki 1939 yılında toplanan Milli Eğitim Şura kararlarını inceliyorum. Birinci Maarif Şurasında Yükseköğretim başlığının görüşüldüğü oturumlarda yapılan konuşmaları okuyorum. Öğretim üyelerinin ücretlerinden memnun olmadıkları, buna rağmen, ülkeleri için canla başla çalıştıkları anlatılıyor. 15 yıllık bir üniversite doçentinin eline ayda 126 lira geçtiği (s.53). İngiltere’de bir üniversite profesörünün eline ayda 1500 - 2000 lira geçtiği anlatılıyor ( s.55).
Yine 1946 yılında toplanan Üçüncü Milli Eğitim Şura kararlarını inceliyorum. Mesleki ve Teknik Eğitim konusunun görüşüldüğü oturumlardan birinde Köy Enstitülerinin kurucu Genel Müdürü olan İsmail Hakkı Tonguç da bir konuşma yapıyor ( s.192- 193 ). Ülke sathında yapılan gezilerde, mesleki ve teknik okulların örnek nitelikte çalışan kurumlar olduğunun görüldüğünü, ancak bu kurumlarda çalışan öğretmenlerin maddi durumunun iyi olmadığını anlatıyor. Ülkenin birçok yerinde, dershanelerin bir perde ile ortadan bölünerek öğretmenlerin eş ve çocukları ile bir dershanede barındığını, birçok yerde, anne-baba ve çocuklarıyla okullara sığındıklarını anlatıyor. Şehirde çalışan her 10 öğretmenden ancak 2 kişinin çocuklarını sağlıklı evlerde oturtabildiğini dile getiriyor. Çözümün kooperatifleşerek öğretmenin ev sahibi yapılmasında olduğunu anlatıyor. Ancak, öğretmenin kooperatife para ödeme gücünün de olmadığını ifade ediyor. Öğretmen yardım sandıklarının kurulmasını, bu sandıklardan verilecek kredi ve devlet yardımlarıyla, kurulacak kooperatifler yoluyla öğretmenin konut sahibi yapılmasını öneriyor.
Diğer taraftan, Birinci Milli Eğitim Şurası raporları arasında ( s. 73 ), 1939 lu yıllarda ülkenin yıllık mali gelirinin 2 milyar lira olduğu ve kişi başına 80 lira düştüğü anlatılıyor. Memur olarak yeni göreve başlayan ortaokul ve lise mezunlarının ayda 20 – 25 lira ile işe başladıkları anlaşılıyor.
Ben ekonomist değilim. Verdiğim rakamları da ekonomist bakışı ile değerlendiremem. Ama, eğitimin temel anlamdaki ayaklarından birisi ekonomi olduğu için, rakamları eğitimci gözüyle inceliyor ve bir durum tespiti yapıyorum. 1968 yılından buyana geçen 42 yıllık zamanı yaşayarak öğrendim. Öğretmenin ekonomik durumunu yaşantılarımdan aktarıyorum. 1940 lı yıllardaki öğretmenin ekonomik durumunu da okuduklarımdan öğreniyorum. Okuduklarım ve yaşadıklarımla sınırlı değerlendirmelerde bulunuyorum. Ölçüyü kaçırmamaya çalışıyorum. Öğretmenliğe başladığım yıllardaki sıkıntımla, 1940 lı yıllardaki öğretmenin sıkıntısını karşılaştırdığımda, öğretmenin1970 li yıllardaki ekonomik durumunun 1940 lı yıllara göre daha iyi olduğunu görüyorum. 2000’ li yılların değerlendirmesini şimdilik okurlara bırakıyorum.
Sonra da bir yargıya varmaya çalışıyorum. Yoksul ülkenin varlıklı çalışanlarının olamayacağını anlıyorum. Ülkeler zenginleştikçe, kişi başına düşen milli gelir yükseldikçe çalışanın gelirinin de yükselebileceğini düşünüyorum. Ülkelerin yoksulluktan kaynaklanan sıkıntılarını çalışanlarının çektiğini görüyorum. Son 75 yıllık döneme baktığımda öğretmenin ekonomik olarak hep sıkıntı içinde yaşadığını söylüyorum. Bu gerçeği, tüm çalışanlar için de söyleyebilirim.
Benim kuşağım ve benden daha eski kuşak bazı eğitimciler, belli yıldönümlerinde, öğretmenlerin ekonomik durumunun eskiden daha iyi olduğunu anlatıyorlar. Burada, bana çok çarpıcı gelen iki örnekten söz edeceğim. Emekli bir bayan öğretmenimiz anılarını anlatıyor. “ Mesleğin ilk yıllarında kendi evimiz yoktu. Kirada oturuyordum. Ev işlerinde bize yardımcı olan, evimizde çalışan bir de bayan vardı. Maaşımdan kiranın yanında onun ücretini de karşılıyordum. Maaşımın kalanı ile geçimimi rahatlıkla sürdürebiliyor, hatta her ay üç beş kuruş para da biriktirebiliyordum.” Başka bir emekli öğretmen anlatıyor. “1975 li yıllarda öğretmenin ekonomik durumu çok iyi idi. Bir aylık maaşı ile istese 15 takım elbise alabiliyordu” diyorlar. Bunları anlayışla, ancak hayretle karşılıyorum. Benim yaşadıklarım ve yazılı kaynaklardan edindiğim bilgiler öğretmenlerimizin anılarını doğrulamıyor. En azından son 75 yıl için bu böyle. Geçmişimizi, anılarımızı, gençliğimizi, özlemle, güzel duygularla hatırlayıp genç kuşaklara anlatmak güzel bir şey. Gençler hayalleri yaşlılar anıları ile yaşarmış. Geçmiş yaşantılarımız bizim zenginliklerimizdir. Ancak, gerçekleri duygularımızla karıştırmamalıyız. Gerçeklerden söz etmeliyiz.
Geçmişte çalışan öğretmenlerin daha idealist yetiştiğini, en güç koşullarda, aldığı ücrete bakmadan fedakârca çalıştığını kabul ediyorum. Geçmişte öğretmenlerin saygınlığının üst düzeyde olduğunu, devlet protokolünde ön sıralarda yer aldığını biliyorum. Öğretmen olmanın ötesinde, toplumun aydınlatılmasında bir yıldız görevi üstlendiğini de kabul ediyorum. Hepsine saygı duyuyorum. Ama hak ettikleri, insanca yaşayacak ekonomik güce hiçbir zaman sahip olamadıklarını söylüyorum. Öğretmenin geçmişteki ekonomik durumunun bugünden daha iyi olduğu söylemlerine katılmıyorum.
Bu yazı, ileride bu konularda yazmayı düşündüğüm yazıların ilki. Çin’liler, bir işi planlarken, olabilecek en olumsuzdan işe başlıyormuş. Benimki de öyle oldu. Geçmişiyle övünen eğitimcilerimiz alınmasınlar. Onların Türk Eğitim Sistemindeki onurlu geçmişine dönük yazılarım olacak.
Görüşme dileğiyle.
KAYNAKLAR.
1. MEB ( 1991 ). Birinci Maarif Şurası. Milli Eğitim Basımevi. İstanbul.
2. MEB ( 1991 ). Üçüncü Milli Eğitim Şurası. Milli Eğitim Basımevi. İstanbul.
Bugün: 1
Toplam: kez okundu
