Mehmet Salih Güvendi



unutulan, duvardaki kan

2006 yılında Eşimin sınavı nedeniyle Erzurum’a gittik, Erzu- rum öğretmen evinde kaldık. İki günlük Erzurum gezimize televizyonda gördüğümüz Palandöken ve Abdurrahman Gazi Hazretlerinin Türbesi ve kendi kendine giden arabalardan bahsedilen yolla başlama kararı aldık. Palandökeni gezdikten sonra Abdurrahman Gazi Hazretlerinin Türbesini ziyaret ettik. Dağın yamacında kurulmuş, insanı derinden etkileyen manevi bir havası var.(Hz.Muhammed (S A.V.Ashabından olduğuna inanılıyor.)

Televizyonda; türbeye yakın yerde “Arabalar yokuşa doğru kendi kendine gidiyor” diye gösterince, bizde arabalar yokuşa doğru gerçekten gidiyor mu diye merak edip deneyelim dedik. Epey aradık. Yoldan iki defa geçmişiz. Bulamayınca, taksiciye sorduk. Bize yolu gösterdi. Kısa bir mesafe ama araba boşta iken kendiliğinden gidiyor. Ancak Türbeyle bir alakası yok. Biz yolu ararken öğlen ezanı okundu. İnanın yoldan geri dönerek bir daha nasip olur mu olmaz mı düşüncesiyle türbenin yanında bulunan camiye namaz kılmak için geri döndüm. (Çünkü sahabeden deniyordu.) Karnımız acıkınca merkeze döndük. Yemekten sonra Taşhan diye bir mekân var. Gümüş işiyle uğraşanların olduğu tarihi çarşı

Burayı gezerken bir işyerine girdik.30–35 yaşlarında bir arkadaş A.Samet GÜMÜŞ bizimle ilgilendi. Yabancı olduğumuzu fark edince, çay ısmarladı. Bu arada bizimle de konuşuyor.

Memleketimiz ve görev yerimizi söyleyince, Erzurum’un nerelerini gezdiniz? Dedi. Bende yukarıda bahsettiğim mekânları söyledim. Tabyalara gittiniz mi? diye sordu. Bende gitmedik deyince, tabyalardan bahsetmeye başladı. Tabyada duvarda kan halen duruyor deyince, inanın heyecanlandık. Uzatmayayım yolu tarif etti. Tekrar uğrayacağımızı söyledik. Hemen Taşhan dan ayrıldık.

Erzurum’un içinden doğusuna doğru yaklaşık 10–15 km sonra tabyalara vardık. Önce Aziziye tabyasına vardık. Gözümüz “Duvarda ki kanı” arıyordu. Etrafı seyrediyoruz ancak biz kanı göremedik. Binanın içerisinden sesler geliyordu. Merak ettim içeri girince, tarihi binanın içinde askerler yere oturmuş, komutanlarının mekân ile ilgili tarihi bilgilerini dinliyordu. Dersleri bitince komutana sordum. Sağ olsun gösterdi. Pencerenin önünde duvarın diğer kısımlarından daha soluk 1–2 metrekarelik bir alan var. Kameraya çektim. Gezerken Nene Hatunun anıt mezarına denk geldik. Mezar taşının fotoğrafını çektim. Üzerinde yazan cümleleri tekrar etmeyeceğim.( Yandaki resim)

Aziziye ve Mecidiye tabyalarını gezdik. Tabyalardan Erzurum’a baktık. Nene Hatun’un hikâyesini de alıntı yaparak özetleyeyim.

Erzurum'da doğdu. 98 yıl Erzurum'da yasadıktan sonra yine Erzurum'da, zatürree hastalığından hayata veda etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadınlar Birliği tarafından yılın annesi seçilmişti.

Tarihimizde 93 Harbi olarak anılan 1877 – 1878 Osmanlı - Rus Savası sırasında, Erzurum'daki Aziziye Tabyası’nın savunulmasında kahramanca çalıştı. Adını bu şekilde tarihe yazdırdı. Mücadeleye, küçük yastaki oğlunu ve kızını evde bırakarak katılmıştı. O sıralarda 20 yaslarında genç bir gelindi.

7 Kasım 1877 gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum'un Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karsılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurumlulara ulaştırdı. Sabah ezanından hemen sonra minarelerden şehir halkına duyuru yapıldı. "Moskof askeri Aziziye Tabyası’nı ele geçirdi." Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi. Silâhı olan silâhını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve tasları ellerine alarak Tabya'ya doğru koşmaya başladı. Kadın - erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir taze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti. Üç aylık bebeğini emzirmiş, "Seni bana Allah verdi. Ben de O'na emanet ediyorum." Diyerek vedalaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa fırlamıştı.

Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası’na doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı - tırpanlı, taşlı - sopalı eğitimsiz halk karsısında ancak yarım saat tutunabildi. 2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alındı. Türkler, 1000 kadar şehit vermişlerdi.

Hemen yaralıların tedavisine başlandı. Nene Hatun da yaralılar arasındaydı. Fakat o yarasına aldırmıyor, evindeki bebeğini unutmuş, diğer yaralıların kanını durdurabilmek, yaralarını sarmak için çırpınıyordu. Nene Hatun böyle bir ortamda tanındı ve saygı ile sevildi.

O'nun, vatan için gece başlayan mücadelesi, tüm düşman Erzurum'dan kovuluncaya kadar devam etti. Erzurum'un her karış toprağında cephane taşıyarak, yaralılara hemşirelik yaparak, yemek pişirerek, su dağıtarak, hizmetten hizmete koşarak destanlaştı. Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın zaferinde Nene Hatun’un ve O'nun vatan aşkını paylasan sivil insanların da payı vardı.

Savaştan sonra da Nene Hatun, destan kahramanlarına yaraşır bir asaletle yasadı. Kendisini ziyaret eden NATO'da görevli Amerikalı subayın bir sorusuna: "O zaman vazifemi yapmıştım. Bu gün de ilerlemiş yasıma rağmen ayni hizmeti, daha mükemmeliyle yapacak güç ve heyecana sahibim." cevabını vermişti. ( Kaynak: http://www.nenehatunkl.k12.tr/nene.html)

Aziziye tabyalarından Erzurum’a bakınca; küçük yavrusunu ve ölü kardeşini bırakarak, öleceğini bilerek, elinde hançerle cepheye koşan ve yaralandığı halde kendi yarasını umursamayıp, askerlerin yarasını saran Nene Hatun’daki imanın ve vatan sevgisinin tarifini kim yapabilir? Bu tarife kelimeler yeter mi?

Söz verdiğimiz gibi dükkâna geri dündük teşekkür ettik. Hediyelik birkaç parça eşya aldıktan sonra öğretmen evine geldik. Öğretmen evinin yakınında tarihe tanıklık eden başka bir bina vardı. O da Kurtuluş Savaşına tanıklık eden Atatürk Evi: İçerisini gezerken, bu ülke için çalışanların, nasıl masa ve sandalyelerde oturduklarını görünce, insanın yüzü kızarıyor. Müzeyi gezerken insanın etkilenmemesi, gururlanmaması, içinin titrememesi ve gözlerinin dolmamasının imkânsız olduğunu göreceksiniz. (Mekânınız cennet olsun.) Çocuklarıma buraları gezdirdikten sonra, dedim ki: Vatanı olmayanın hiçbir değeri olamaz. Bu toprakları tanıyanların, vatansız olamayacağını, bu ülkeyi sevenlerin ve tanıyanların olduğunu gururla ve gözlerim dolarak söyledim. Allah Neslimizi,ve Milletimiz korusun. Erzurum’a 2008 yılında bir arkadaşımla seminere gittik. Gümüş Taş'ın sahibi A.Samet GÜMÜŞ'e uğradık. Misafirperverliğinden söz ettim. Cümlem biter bitmez, Hocam : “Eğer kalkma imkânları olsaydı; bizleri düşman diye reddederlerdi” dedi.Çünkü 93 harbinden kalan ”Duvardaki Kan” unutulmuştu. Allah yardımcımız olsun. Şimdiden sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.

 


Geçmişi Yaşatmak başlıklı yazısı için tıklayınız.

Mehmet Dayım başlıklı yazısı için tıklayınız.


Bugün: 2
Toplam: 818 kez okundu

 

Error in my_thread_global_end(): 1 threads didn't exit