Yavuz Selim Güvendi


insanın en büyük kaybı…!

Sevdiğimiz bir şey veya kıymetli bir eşyamız kaybolunca ne kadar üzülürüz değil mi? Günlerce etkisinden kurtulamadığımız kayıplarımız olmuştur. Öyle ki, kaybettiğimiz yerden her geçtiğimizde gözlerimiz onu bulmak ümidiyle etrafa bakınır durur. Üzüntümüz de, gözlerimizin onu araması da kaybettiğimiz şeyin kıymeti nispetinde olur.
Bize böyle ızdırap veren, elbet bir gün kendisinden ayrılacak olduğumuz ve hakikatte bize ait olmayan kayıplar değil midir?
Peki, öyle ise, bizim en kıymetli varlığımız nedir?
Bu fani dünyada en çok kaybetmekten korkmamız gereken değerimiz ne olmalı?
Basireti bağlanmamış, ferasetini yitirmemiş her Müslüman’ın ah-u fizâr etmesi gereken bir kayıp…
Kalbi pas tutmamış, aklı gözüne inmemiş her mü’minin ızdırabından yanıp kavrulması gereken bir kayıp…
Bizi Rabbimizden ayıran bir kayıp…
Bu dünya dışında, bize hiç faydası olmayacak bir eşyamızı kaybettiğimizde yaşadığımız ruh halini, bir namazın vaktini geçirdiğimizde hissedebiliyor muyuz?
Kâinatın Yaratıcısı ile görüşme randevusunu önemsemeyen, ne büyük bir gaflet ve yıkıcı bir felakettedir!
Fahr-i Kâinat Efendimiz (ASM), “İkindi namazını kaçıran bir kişi, bir afette bütün çoluk çocuğunu kaybetmiş gibidir.” derken, bizlere asıl kaybın ne olduğunu açık bir şekilde ifade etmiyor mu?
“Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyaları kaybetmeyi tercih ederim.” diyen, manâ büyükleri, davamızı ispat edercesine ve yeryüzünü titreten bir haykırışla ehl-i imanı ne de güzel ikaz ediyorlar.

Namazı nasıl kaybederiz?

Namazı terk ederek.
Mü’minin namazı terk etmesi, ne yazık kulluğu terk anlamına gelir. Peygamber Efendimiz (ASM) “Şüphesiz ki kişi ile şirk ve küfür arasındaki şey namazın terkidir” buyurmuştur.

Namazı tâdil-i erkân ile kılmayarak.
Öyle ki, kurallarına uygun olarak kılınmayan namaz hiç kılınmamış gibi olmaktadır. Saadet Güneşimiz’ in (ASM), Mescid-i Nebevî’de hızlı namaz kılan kişiyi, üç defa geri çevirdiğini ve her seferinde “dön ve namazını yeniden kıl, sen namaz kılmadın” diyerek ikaz ettiğini, hadis imamları naklediyor.

Namazı huşu ile kılmayarak.
Namaz, bizim için en mühim mevzu, en ehemmiyetli husus olmadan ve namazda kendimizi tamamen Rabbimize vermeden, huşu ve huzuru tam manasıyla elde edemeyiz. Öyle ki namaz; gönül, ruh ve kalbin en âzami teyakkuz içerisinde Yaratıcı’ya sunulması gereken bir vazifedir. Rabbimiz Maun Suresi’nde, bazı namaz kılanlar için, “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar” diyerek, namazda huzuru kaybetmenin ne kadar büyük bir kayıp olduğuna dikkatimizi çekmektedir.

Namazı vaktinde eda etmeyerek.
Ey Müslüman!
Şeytanın, hiç bir zaman “Namaz kılma!” demediğinin farkında mısın?
Peki, ne söyler?
“Daha sonra kılarsın.” der.
Şeytanın bu taktiği uygulamaktaki amacı nedir biliyor musun?
Namazın tamamen terkine zemin hazırlamak!

Namazı kaybeden neleri kaybeder, bir bilseniz!

Rabbi ile iletişimi kaybeder.

İnsanın en önemli değeri Rabbi ile olan bağıdır.
O’nun nazarında ne denli kıymetli olduğumuzun farkında olabilsek…!
Yaratıcımız, bu kâinat sarayını en muhteşem bir şekilde inşa edip, biz insanları sanat harikası cihaz ve duygularla donatıp, şuurlu şuursuz tüm varlıkları hizmetimize tahsis etmiş.
Konuşmalarına, hitaplarına en anlayışlı ve özel bir muhatap yapmış.
Bizi böyle seven ve değer veren Rabbimiz ile bağımızın kopması kadar büyük bir felaket olabilir mi?
İnsan Rabbi ile olan bağını ibadetle sağlayabilir.
İbadetlerin şahı ve padişahı ise namazdır.
Öyle ki, eskiden insanlar bir mü’minin Allah’la olan irtibatının mertebesini anlamak için onun namaz kılışına bakıp karar verirlermiş.
Namazı ruh-u canıyla eda etmeksizin hakiki manâda mü’min olmak imkânsızdır.
İbadetten uzak bir insanın inancı, her an yıkılmaya mahkûmdur.
Ve ancak ibadetle, dîni hayatın kaymalardan korunması mümkündür.

Şükür nimetini kaybeder.

İnsanın en önemli vazifelerinden biri de şükürdür.
Ve ancak şükrümüz nisbetinde Rabbimize yakınlaşabilir, O’nun nazarında kıymet kazanabiliriz.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesi ile; “Namazın manâsı, Cenab-ı Hakkı tesbih (anmak) ve ta’zim (hürmet) ve şükürdür.”
Kulluğun özü olan namaza teşekkür ile başlanmasında da lâtif bir nükte gizlidir.
Zira namaz, kâinatta olan canlı cansız tüm varlıkların şükürlerini, insanın vekaletinde Yaratıcı’ya sunulma makamıdır.
Namazı kaybeden, şükür nimetini de önemli oranda kaybeder. Misafiri olduğu Merhametli Rabbine karşı büyük bir nankörlük yapmış olur.

Ebedî hayatını kaybeder.

İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi: Kâinatın Yaratıcısını tanıyıp, O’na iman edip ibadet etmektir. Kur’an-ı Kerim’ de Rabbimiz bu konu üzerinde ısrarla durmuş ve ibadeti terk edenleri de şiddetle ikaz etmiştir.
Her insanın iman mukabilinde, bu yeryüzü kadar bağlar ve saraylar ile süslenmiş, ebedî ve daimi bir Cenneti kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Acaba bu kaybedeceği davanın yerini, bütün dünya saltanatı ona verilse doldurabilir mi?
Evet, bu davayı kazandıracak en önemli şahidimiz namazımız olacak!

Huzuru, mutluluğu ve günahlardan korunmayı kaybeder.

Gurbette olup, asıl vatanına hasret bir gönül ne kadar mutlu olabilir?
O insan ki; ruhlar aleminden gelmiş, şu cisim vücudunu giymiş bir garip yolcudur.
Bu kâinatın halifesi olan insan ruhu, sıla özlemi ile yanmaktadır. Mevlâna’nın ifadesi ile ney gibi inlemektedir.
İnsan gafletten hissedemese de, ruh asıl vatanına gidene kadar inlemeye devam edecektir.
Ruhu teskin edecek yegâne ilaç ise; herşeyin anahtarı yanında, herşeyin dizgini elinde ve herşey O’nun emri ile halledilen Kâinatın Sahibi’ni düşünmek ve O’nun sonsuz marhametine sığınmaktır.
Ubudiyeti terk eden insan, rotasını şaşırmış bir gemi gibi anlamsızca sürüklenir durur.
Geçmişten gelen elemler, gelecekten duyulan endişeler...
Ve bunları unutmak için, pençesine düştüğü meşru olmayan bir hayat...
Elhasıl: Ömür dediğimiz rüya; bir rüzgâr gibi uçar gider...


Bugün: 2
Toplam: 4039 kez okundu

 

Error in my_thread_global_end(): 1 threads didn't exit